İnsan bazen yıllarca aynı hayatın içinde yaşar da bir gün her şeyi başka türlü görmeye başlar. Dün katlandığı şey bugün ağır gelir. Bir zamanlar uğruna mücadele ettiği şeyler anlamını yitirir. Vazgeçilmez sandığı insanlar sıradanlaşırken, üzerinde durmadığı küçük ayrıntılar kıymetlenir.
İnsan bazen yıllarca aynı hayatın içinde yaşar da bir gün her şeyi başka türlü görmeye başlar. Dün katlandığı şey bugün ağır gelir. Bir zamanlar uğruna mücadele ettiği şeyler anlamını yitirir. Vazgeçilmez sandığı insanlar sıradanlaşırken, üzerinde durmadığı küçük ayrıntılar kıymetlenir.
Üstelik bütün bunların olması için hayatında büyük bir olay yaşanması da gerekmez.
Belki değişen hayat değil, insanın kendisiyle kurduğu ilişkidir.
Başkalarının bize nasıl davrandığıyla fazlasıyla ilgileniriz. Kim ne söyledi, kim ne düşündü, kim bizi ne kadar sevdi, kim hak ettiğimiz değeri vermedi… Bütün bunların hesabını tutarken kendimize nasıl davrandığımızı pek sorgulamayız.
Oysa insan, başkalarından gördüğü haksızlıkları yıllarca hatırlarken kendisine yaptığı haksızlıkların çoğunun farkında bile değildir.
Bir başarısızlığı kişiliğine mal eder, bir reddedilişi değersizliğinin kanıtı sayar. Bazen tek bir insanın sevgisizliğinden bütün insanların sevgisine dair hükümler çıkarır.
Bazen insanın önündeki en büyük engel, kendisi hakkında verdiği eski bir karardır.
Çocukluğunda duyduğu bir söz, gençliğinde yaşadığı bir hayal kırıklığı ya da tam cesaretini toplamışken karşılaştığı bir küçümseme… Aradan yıllar geçer, o günün insanları hayatından çıkar, şartlar değişir ama insan kendisi hakkında edindiği kanaati yanında taşımaya devam eder.
Kendimizi tanıdığımızı düşünürüz. Ne istediğimizi, nelerden korktuğumuzu, nelere tahammül edemeyeceğimizi bildiğimizi sanırız. Oysa bazen yıllarca savunduğumuz bir düşüncenin bile bize ait olmadığını fark ederiz.
İnsanın kendi içinde yabancısı olduğu ne çok yer var.
Bir de geçmişimizle kurduğumuz ilişki var. Bugünkü aklımızla dünkü kararlarımızı yargılamaya ne kadar meraklıyız. Oysa o gün bildiklerimizle, korkularımızla, imkânlarımızla seçimler yaptık. Bugün aynı yolu seçmeyecek olmamız, o günkü kendimizi küçümsememizi gerektirmiyor.
Başkalarına gösterdiğimiz anlayışı kendimizden esirgememiz ne garip.
Sanırım olgunlaşmak biraz da burada başlıyor. Her şeyi başarmakta, bütün korkularımızı yenmekte ya da hiçbir şeyden etkilenmemekte değil; kendimize karşı daha adil olabilmekte.
Yaş aldıkça bazı şeylerin önemini kaybetmesi de bundan olsa gerek. Eskiden mutlaka cevap verilmesi gereken sözler cevapsız kalabiliyor. Her yanlış anlaşılmayı düzeltmek, her tartışmada haklı çıkmak, herkese kendimizi anlatmak eskisi kadar gerekli görünmüyor.
İnsan, başkalarının zihnindeki yerini sürekli düzenlemeye çalışmanın ne kadar yorucu olduğunu anlıyor.
Bir de başkalarının hayatına bakıp kendi yolumuzu eksik bulma alışkanlığımız var. Oysa kimsenin başlangıç noktası, taşıdığı yük, önüne çıkan imkânlar aynı değil. Birinin kolaylıkla geçtiği yer, bir başkasının yıllarca cesaret toplayarak aşabildiği bir eşik olabilir.
Belki de bir yaştan sonra asıl mesele daha çok şeye sahip olmak, daha fazla takdir görmek ya da herkesten ileride bulunmak değildir.
İnsan bir gün kendi hayatında misafir gibi yaşamaktan yorulabilir. Başkalarının beklentilerine göre verdiği kararları, sırf alıştığı için sürdürdüğü ilişkileri, kendisine hiç yakışmadığı hâlde benimsediği rolleri sorgulamaya başlayabilir.
Ve ilk defa, bütün bunların dışında nasıl biri olduğunu merak eder.
Bana kalırsa insanın kendisiyle barışması, geçmişini bütünüyle sevmesi ya da bütün seçimlerini doğru bulması değil. Yaşadıklarını inkâr etmeden, eksiklerini saklamadan, kendisini yalnızca hatalarından ibaret görmeden yoluna devam edebilmesi.
Çünkü hepimizin kendimiz hakkında yıllardır anlattığı bir hikâye var.
Ve belki de bir gün, o hikâyenin bazı cümlelerini yeniden yazmak gerekiyor.