Belki de insanın en eski ihtiyacı sevilmek değil.
Görülmek.
Hayatımız boyunca peşinden koştuğumuz başarıların, kurduğumuz cümlelerin, verdiğimiz mücadelenin, hatta bazen sessizliğimizin altında aynı istek vardır:
Birinin dönüp gerçekten bizi fark etmesi.
Çocukken yaptığımız resmi anne babamıza gösterirken aslında resmi göstermeyiz.
Kendimizi gösteririz.
Sessizce tek bir soru sorarız.
“Beni görüyor musun?”
Yıllar geçer.
Resmin yerini diploma alır.
Sonra makam.
Sonra para.
Sonra unvan.
Sonra başka şeyler…
Araçlar değişir.
İhtiyaç değişmez.
Belki de bu yüzden kimi konuşur.
Kimi üretir.
Kimi çalışır.
Kimi susar.
Ama hepsinin içinde aynı cümle dolaşır.
“Ben de buradayım.”
İnsan bazen kendini yalnızken değil…
Kalabalığın ortasında görünmez hisseder.
Çünkü en ağır yalnızlık, tek başına olmak değildir.
Yok sayılmaktır.
Bir insanın yüzünü ezbere biliriz.
Ama yorgunluğunu bilmeyiz.
Gülüşünü tanırız.
Sessizliğini tanımayız.
Yan yana yaşarız.
Birbirimizin içinden habersiz.
Belki de bugün en çok eksikliğini çektiğimiz şey dikkat.
Çünkü dikkat, bir insana söylenebilecek en sessiz cümledir.
“Seni fark ettim.”
İnsan değerini milyonlarca kişinin onu tanımasıyla hissetmez.
Bazen içtenlikle sorulan tek bir “Nasılsın?” sorusu, yıllarca duyulan alkıştan daha kıymetlidir.
Çünkü bakmak kolaydır.
Görmek emek ister.
Belki de bu yüzden insanlar iz bırakmaya çalışıyor.
Bir şey üretirken…
Konuşurken…
Susarken…
Hep aynı umudu taşıyor.
Birinin onları gerçekten fark etmesini.
Çünkü içimizde kimsenin yüksek sesle söylemediği ortak bir korku var.
Geçip gitmek.
Hiç iz bırakmadan…
Hiç kimsenin hayatına dokunmadan…
Sanki hiç yaşamamış gibi.
Oysa insanı görünmez yapan, kimsenin ona bakmaması değildir.
Asıl görünmezlik, insanların gözlerinin içine bakıp yine de sizi fark etmemeleridir.
İnsan çoğu zaman alkış istemez.
Övgü de istemez.
Sadece biri dönüp içtenlikle,
“Seni gördüm.”
desin ister.
Çünkü bazen bir insanın hayatını değiştiren şey büyük başarılar değildir.
İlk kez gerçekten görüldüğünü hissettiği o kısacık andır.