Son yıllarda ilişkiler konusunda yeni bir dilimiz var.
“Hayatından çıkar.”
“Kimseyi çekmek zorunda değilsin.”
“Mesafeni koy.”
“Kendini seç.”
Çoğunun haklı bir tarafı var. İnsan kendisine kötü davranılan bir yerde sırf yılların hatırı için kalmak zorunda değil. Sürekli incinmeyi kabullenmek, her şeyi sineye çekmek de vefa sayılmaz.
Geçmiş kuşakları düşündüğümüzde bunu daha iyi anlıyoruz. Nice insan “ayıp olur”, “yuva bozulmaz”, “el âlem ne der” diye istemediği ilişkilerin içinde kaldı. Özellikle kadınlara susmak, alttan almak, idare etmek öğütlendi.
Bu yüzden “Eskiden insanlar birbirine daha çok sahip çıkardı” cümlesine biraz mesafeliyim.
Belki sahip çıkıyorlardı.
Belki de gitmek bugünkü kadar mümkün değildi.
Ama şimdi başka bir şeyi merak ediyorum:
Gitmenin mümkün olduğunu öğrendikten sonra, kalmanın değerini biraz küçümsemiş olabilir miyiz?
Çünkü artık yalnızca büyük meselelerde değil, küçük kırgınlıklarda da insanları gözden çıkarmaya daha yatkınız.
Bir arkadaşımız aramaz, içerleriz. Bir söz beklediğimizden sert gelir, soğuruz. Zor günümüzde yanımızda istediğimiz gibi durmayan birinin hayatımızdaki yerini yeniden düşünmeye başlarız.
Bazen haklıyızdır.
Bazen de sadece kırılmışızdır.
İkisi aynı şey değil.
Eskiden bir insanın diğerinde “hatırı” vardı. Bu kelimeyi artık daha az kullanıyoruz. Oysa hatır, her yapılanı kabul etmek değildi.
Bir insanın hayatımızdaki yerini son yaptığı şeye bakarak belirlememekti.
On yıllık arkadaşını tek bir cümlesinden ibaret görmemek, kardeşini son kavganızla tartmamak, bir zamanlar sana uzatılmış eli bugünkü kırgınlığın yüzünden yok saymamaktı.
Bazı insanların bizde geçmişten kalan bir bakiyesi olur.
Sanırım bugün en çok bunu unutuyoruz.
Üstelik insanları tanımlamak konusunda da çok hızlıyız artık.
“Toksik”
“Narsist”
“Manipülatif”
Bunların gerçek karşılıkları elbette var. Fakat bazen bir insanın kötü bir davranışıyla kötü bir insan oluşu arasındaki mesafeyi fazla çabuk kapatıyoruz.
Oysa biri bencilce davranabilir ama bütünüyle bencil olmayabilir. Bizi hayal kırıklığına uğratabilir ama hayatımızdaki bütün iyiliği o hayal kırıklığından ibaret değildir.
İnsan dediğimiz şey zaten biraz böyle.
İyi taraflarıyla, kötü huylarıyla, yanlış zamanlarda söylediği yanlış sözlerle…
Belki ilişkilerde asıl kaybettiğimiz şey tahammülden önce konuşmak.
“Kırıldım” diyebilmek.
“Neden böyle yaptın?” diye gerçekten sormak.
Karşımızdakinin cevabını daha o konuşma yaşanmadan kafamızda vermemek.
Çünkü bazen konuşsak çözülecek şeyleri içimizde büyütüyoruz.
Sonra daha az arıyoruz.
Sonra hiç aramıyoruz.
Aradan zaman geçince de ilk adımı atmak zorlaşıyor.
Böylece bazı insanlar hayatımızdan büyük kavgalarla değil, küçük suskunluklarla çıkıyor.
Elbette her ilişki korunmaya değmez. İnsanı sürekli yaralayan, aşağılayan, değersizleştiren bir yerde geçmişin hatırı bugünün zararını meşrulaştıramaz.
Ama hayatımızdaki herkes de bize zarar veren biri değil.
Bazıları sadece hata yaptı.
Tıpkı bizim yaptığımız gibi.
Belki kendimize sormamız gereken soru da bu:
Kendi kötü günümüzün anlaşılmasını beklerken, başkasının kötü gününü onun karakteri sanıyor olabilir miyiz?
İnsan büyüdükçe çevresi zaten kendiliğinden azalıyor. Hayat dağıtıyor insanları; başka şehirler, evlilikler, çocuklar, işler, telaşlar…
Bir de biz her kırıldığımızda biraz daha eksiltirsek, geriye çok kalabalık bir hayat kalmıyor.
Bu yüzden her defasında “Bu insanı hayatımdan çıkarmalı mıyım?” diye düşünmeden önce belki bir kez de şunu sormak gerek:
Bu insan gerçekten hayatımdan çıkmalı mı, yoksa benimle konuşmalı mı?
Çünkü bazı insanlardan vazgeçmek gerçekten özgürlüktür.
Bazılarından vazgeçmekse yıllar sonra hatırladığımız, yapılmamış bir konuşma.