Bir gün telefonumuzu masanın üzerine bıraktığımızda, gerçekten yalnızca bir telefon mu bırakıyoruz?
Bu soru ilk anda tuhaf gelebilir. Sonuçta telefon da bir eşya, saat de, çanta da… Günlük hayatın sıradan parçaları.
Ama bazen o eşyalar, biz fark etmeden hakkımızda konuşmaya başlıyor.
Bir insanı tanımadan önce çoğu zaman kullandığı telefonu görüyoruz. Bindiği arabayı, gittiği mekânları, paylaştığı tatil fotoğraflarını görüyoruz. Sonra da bunlardan yola çıkarak nasıl biri olduğuna karar veriyoruz.
Sanki sahip olduklarımız, kim olduğumuzun en kısa cevabıymış gibi…
Belki de modern hayatın en büyük yanılgılarından biri tam da burada başlıyor.
Yaklaşık yüz yirmi yedi yıl önce Amerikalı iktisatçı ve sosyolog Thorstein Veblen, insanların her zaman ihtiyaçları kadar tüketmediğini söylemişti. Bazen asıl amaç, bir ihtiyacı karşılamak değil; başkalarına bir şey anlatmaktı.
Aradan geçen yıllarda teknoloji değişti, alışkanlıklarımız değişti, hatta birbirimizle kurduğumuz ilişki bile değişti. Ama Veblen’in işaret ettiği o duygu pek değişmedi.
Eskiden vitrinde sergilenen şeyler dikkat çekerdi.
Bugün ise ekranlarımız.
Yeni alınan bir ürün, çoğu zaman kullanılmadan önce paylaşılıyor. Gidilen bir yer, önce fotoğraflanıyor. Güzel bir anın tadını çıkarmadan önce, onu başkalarının da görmesi isteniyor.
Elbette bunda yanlış olan bir şey yok.
Güzel bir evde yaşamak, iyi bir otomobile binmek, imkân varsa güzel yerler görmek… Bunlar insanın emek vererek ulaşabileceği, keyfini sürebileceği şeylerdir.
Sorun bunlara sahip olmak değil.
Sorun, zamanla bunların bizi tanımlamasına izin vermek.
İşte o zaman fark etmeden görünmeyen bir yarışın içine giriyoruz.
Daha yenisi…
Daha gösterişlisi…
Daha pahalısı…
Üstelik bu yarışın bir sonu da yok.
Çünkü bir şeye alışmak sandığımızdan çok daha kolay. Aylarca hayalini kurduğumuz telefon kısa süre sonra sıradanlaşıyor. Büyük heyecanla aldığımız otomobil, birkaç ay sonra günlük hayatın bir parçası oluyor. Beklediğimiz tatilin heyecanı bile bazen daha dönüş yolundayken sönüyor.
Aslında bizi yoran şey çoğu zaman sahip olmadıklarımız değil.
Sürekli kendimizi başkalarıyla kıyaslamak.
Eskiden insan en fazla mahallesindeki birkaç kişiyle kendini karşılaştırırdı.
Bugün ise hiç tanımadığı yüzlerce, hatta binlerce insanın hayatına aynı gün içinde bakabiliyor.
Üstelik onların en mutlu anlarına…
Oysa hiçbirimiz hayatımızın sıradan günlerini paylaşmıyoruz. Kimse endişelerini, hayal kırıklıklarını ya da sessizce mücadele ettiği zamanları göstermiyor. Biz ise başkalarının en parlak anlarını, kendi hayatımızın en sıradan günleriyle kıyaslıyoruz.
Belki de bizi en çok yoran şey tam olarak bu.
Hayatın değeri, başkalarının gözünde nasıl göründüğümüzde değil; kendimizle baş başa kaldığımızda içimizin ne kadar rahat olduğunda saklı.
Bunu söylemek kolay.
Yaşamak ise gerçekten zor.
Çünkü hepimiz beğenilmek isteriz. Takdir edilmek hoşumuza gider. Bazen daha başarılı görünmek, bazen de eksik kalmamak isteriz. Bunlar insana dair duygular.
Ama bir yerde durup kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Ben bunu gerçekten istediğim için mi istiyorum?
Yoksa başkalarının gözünde biraz daha değerli görünmek için mi?
Belki de asıl mesele, ne satın aldığımız değil; neden satın aldığımızdır.
Çünkü bazen insanın en büyük yoksunluğu, sahip olmadığı bir eşya değildir.
Kendi değerini, sahip olduklarıyla ölçmeye başlamasıdır.
Telefon değişir.
Araba değişir.
Ev değişir.
Ama insan, kendi değerini yalnızca bunların içine koyarsa, kaybettiği şeyi hiçbir mağazada bulamaz.