Kalabalıklar Arttı, Sohbetler Azaldı

Bir gün içinde kaç kişiyle iletişim kuruyorsunuz?

Telefonunuza kaç bildirim düşüyor?

Kaç mesaj okuyup cevaplıyorsunuz?

Muhtemelen sayısını bilmiyorsunuz.

Peki günün sonunda kendinize hiç şu soruyu soruyor musunuz?

Bugün gerçekten kaç kişiyle sohbet ettim?

Çünkü iletişim kurmakla sohbet etmek aynı şey değil.

Bir arkadaşınıza “Günaydın” yazabilirsiniz. Bir paylaşımını beğenebilirsiniz. Doğum gününü kutlayabilirsiniz. Gün boyunca onlarca mesaj gönderebilirsiniz. Ama bunların hiçbiri, gerçekten bir insana dokunduğunuz anlamına gelmeyebilir.

Belki de çağımızın en büyük çelişkisi tam burada başlıyor.

Birbirimize ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Buna rağmen birbirimizi anlamak hiç bu kadar zor olmamıştı.

Artık insanların hangi restorana gittiğini, hangi diziyi izlediğini, hangi şarkıyı dinlediğini birkaç saniyede öğrenebiliyoruz. Ama geceleri neden uyuyamadığını, içinde hangi yükü taşıdığını ya da sadece birinin sesini duymaya ihtiyaç duyduğunu çoğu zaman bilmiyoruz.

Çünkü görünür olan hayatlarımız.

Görünmeyen ise içimiz.

Son zamanlarda çevremde sık duyduğum bir cümle var:

“Kimseyle konuşmak istemiyorum.”

İlk bakışta bu söz, insanın içine kapanması gibi görünüyor. Oysa çoğu zaman mesele konuşmak istememek değil; anlaşılacağına olan inancın yavaş yavaş azalması.

İnsan, kendini defalarca anlatıp yine de anlaşılmadığını hissettiğinde daha az konuşmaya başlıyor. Sonra sessizlik, fark edilmeden alışkanlığa dönüşüyor.

Belki de bugün yalnızlık bu yüzden eskisinden farklı yaşanıyor.

Artık yalnız hissetmek için tek başına olmak gerekmiyor. Kalabalık bir ofiste, gürültülü bir evde ya da binlerce takipçiye sahip bir sosyal medya hesabının arkasında da insan kendini yapayalnız hissedebiliyor.

Çünkü yalnızlık, çevrendeki insan sayısıyla değil; kurabildiğin bağın derinliğiyle ilgili.

Eskiden insanlar birbirini tanımak için zaman harcardı. Şimdi ise hayatımıza birkaç mesajla giren insanlar, çoğu zaman aynı sessizlikle çıkıp gidiyor.

Bazı dostluklar büyük tartışmalarla bitmiyor.

Cevapsız bırakılan mesajlarla…

Sürekli ertelenen buluşmalarla…

Yavaş yavaş eksilen ilgiyle sona eriyor.

Ve en çok da bu sessiz kopuşlar yoruyor insanı.

Bir başka değişim ise dinleme biçimimizde yaşandı.

Eskiden insanlar anlamak için dinlerdi.

Bugün çoğu zaman cevap vermek için bekliyoruz.

Karşımızdaki konuşurken zihnimizde kendi cümlelerimizi kuruyoruz. Belki bu yüzden konuşmalar uzuyor ama insanlar kendilerini daha az anlaşılmış hissediyor.

Oysa iyi bir sohbet, en güzel cümleyi kurmakla değil; karşındaki insana “Seni gerçekten dinliyorum.” hissini verebilmekle başlar.

Güven de böyle oluşur.

Samimiyet de.

İkisi de zamana ihtiyaç duyar.

Bugün her şey hızlandı.

Mesajlar anında ulaşıyor.

Bilgiye saniyeler içinde erişiyoruz.

İstediğimiz birçok şeye tek dokunuşla ulaşabiliyoruz.

Ama bir insanın güvenini kazanmanın hâlâ kısa bir yolu yok.

Bağ kurmanın da.

İnsan tanımak hâlâ zaman istiyor.

Emek istiyor.

Sabır istiyor.

Belki de bu yüzden kendimizi hiç olmadığımız kadar birbirimize bağlı, ama hiç olmadığımız kadar uzak hissediyoruz.

Oysa hepimizin ihtiyacı daha fazla mesaj değil.

Daha fazla bildirim de değil.

İhtiyacımız olan şey, hiçbir rol üstlenmeden kendimiz olabileceğimiz birkaç insan.

Çünkü insanı güçlü hissettiren, herkes tarafından görülmek değildir.

Bir kişinin yanında, hiçbir şey saklamadan kendisi olabilmektir.

Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey tam da budur.

Hayatı daha çok paylaşmak değil…

Kendimizi daha çok paylaşabilmek.

Çünkü günün sonunda telefonlarımızın şarjı bitiyor.

Ama içimizde büyüyen sessizlik çoğu zaman yerinde kalıyor.

Kalabalıklar artıyor.

Sohbetler azalıyor.

Ve belki de çağımızın en büyük yalnızlığı, etrafımızda kimsenin olmaması değil…

Bizi gerçekten dinleyen birine her geçen gün biraz daha zor rastlıyor olmamız.