2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesiyle birlikte evlilik ve aile kurumunu desteklemeye yönelik önemli adımlar atıldı. Evlilik kredileri, doğum teşvikleri ve farkındalık kampanyalarıyla gençlerin aile kurma süreçlerinin desteklenmesi hedeflendi. Ancak açıklanan son veriler, meselenin yalnızca ekonomik teşviklerle çözülemeyecek kadar derin olduğunu gösteriyor. TÜİK verilerine göre evlilik oranlarında beklenen artış görülmezken, boşanma oranlarındaki yükseliş dikkat çekiyor. Bu tablo, gençlerin evlilik kararını yalnızca maddi koşullara göre değerlendirmediğini açıkça ortaya koyuyor.

Elbette ekonomik gerçekler göz ardı edilemez. Bugün bir ev kurmanın maliyeti, özellikle gençler için ciddi bir yük anlamına geliyor. Artan kira fiyatları, temel yaşam giderleri ve gelecek kaygısı, evlilik kararını erteleyen önemli nedenler arasında yer alıyor. Ancak çevremize baktığımızda, maddi imkânları yerinde olmasına rağmen evliliğe mesafeli duran pek çok genç görmek mümkün. Bu da sorunun yalnızca ekonomiyle açıklanamayacağını gösteriyor.

Asıl mesele daha derinde yatıyor: güven.

Birçok genç, çocukluk yıllarından itibaren sağlıklı ilişki örneklerine yeterince tanıklık etmeden büyüdü. Sürekli çatışmanın yaşandığı, iletişimin zayıf olduğu ya da yalnızca “devam etmesi gerektiği için” sürdürülen evlilikler; evliliği huzurlu bir ortaklık olmaktan çıkarıp bir yük gibi gösterdi. Böyle bir tabloyu izleyerek büyüyen birinin evliliğe temkinli yaklaşması şaşırtıcı değil.

Arkadaş ortamlarında bu konu açıldığında sıkça benzer cümleler duyuyoruz: “Evlenmek istemiyorum.” Oysa bu cümlenin ardında çoğu zaman başka bir anlam yatıyor: “Yanlış bir evliliğin içinde olmak istemiyorum.”

Bu ayrım oldukça önemli. Çünkü burada mesele evlilik kurumuna bütünüyle sırt çevirmek değil; güven veren, sağlıklı bir ilişkinin mümkün olup olmadığına dair duyulan belirsizlik.

Toplumsal dönüşüm de bu tabloyu doğrudan etkiliyor. Kadınların eğitim seviyesinin ve ekonomik bağımsızlığının artması, evliliği bir zorunluluk olmaktan çıkardı. Erkekler açısından da geleneksel roller dönüşüyor. Ancak bu değişim sürecinde, eşitlikçi ve sağlıklı bir ilişkinin nasıl kurulacağına dair ortak bir toplumsal rehber henüz tam anlamıyla oluşmuş değil. Eski kalıplar çözülüyor; yenileri ise henüz tam olarak yerleşmiş görünmüyor.

Bu nedenle ekonomik teşvikler elbette kıymetli; ancak tek başına yeterli değil. Gençlerin yalnızca maddi desteğe değil, güven duygusunu yeniden inşa edecek örneklere de ihtiyacı var. Sağlıklı iletişim becerilerinin öğretilmesi, ilişki danışmanlığının erişilebilir hâle gelmesi ve toplumda eşitlikçi ilişki modellerinin daha görünür olması bu noktada büyük önem taşıyor.

Belki de bugün asıl sorulması gereken soru şu: Gençler gerçekten evlenmek istemiyor mu; yoksa sağlam, güvenilir ve sürdürülebilir bir birlikteliğin mümkün olduğuna dair yeterince güçlü örnekler göremedikleri için mi mesafeli duruyor?

Aile yapısını güçlendirmek yalnızca ekonomik paketlerle mümkün değil. Güven duygusunu besleyen bir ilişki kültürü inşa edilmeden kalıcı sonuç almak zor görünüyor. Çünkü güçlü aileler sadece maddi imkânlarla değil; karşılıklı güven, sağlıklı iletişim ve sağlam bir ilişki zemini üzerinde kuruluyor.