Modern kişisel gelişim masallarının en sevdiği illüzyon şudur: İyileşme, tıkır tıkır işleyen bir Excel tablosudur. Zaman geçer, grafikler istikrarlı biçimde yukarı tırmanır, acı her çeyrekte yüzde on azalır ve finalde göğsümüze o parlak "artık aştım" rozeti takılır.


Sonra sıradan bir salı günü, markette deterjan reyonunun önünde dururken birden boğazınıza koca bir yumru oturur. İçinizden bir ses panikle bağırır: “Bunca yıl boşunaydı, sanki yeniden en başa döndüm.”


Hayır, en başa dönmediniz. Ruhunuz sadece hafıza kartını asla tam olarak boşaltmayan bir işletim sistemi gibi, arka planda beklenmedik bir güncelleme başlattı.


İnsan zihni, acıyı bitiş çizgisi olan bir maraton sanmakta ısrarcı. Oysa yas, salonun ortasında duran ve varlığını yıllardır bildiğiniz o alçak sehpa gibidir. Yıllar geçtikçe o sehpa küçülmez ya da buhar olup uçmaz; sadece siz evin içinde onun etrafından dolanmayı, karanlıkta ona çarpmamayı öğrenirsiniz. Ama bazen uykulu olursunuz, dalgın olursunuz ve o parmak yine sehpaya çarpar. Bu sizin yürümeyi unuttuğunuz anlamına gelmez, sadece sehpanın hâlâ orada olduğunu hatırlatır.
İşin asıl ironik tarafı, zaman geçtikçe özlediğimiz şeyin bile kılık değiştirmesidir.
İlk aylarda somut yokluk yakar canınızı; bir ses tonu, anahtarın kapıda çıkardığı ses, mutfaktan gelen bir tıkırtı...

Yıllar sonra ise özlem bambaşka bir maske takar:
Çok güzel bir haber aldığınızda ilk ona koşamamanın boşluğu,
Saçınızdaki beyazları, hayatınızdaki yeni dönüm noktalarını görememesinin ağırlığı,
Hepsinden öte, onun yanındayken olduğunuz o kaygısız, hafif, henüz eksilmemiş halinize duyulan nostalji.

Bazen gideni değil, onunla birlikte mezara gömdüğünüz o eski "kendinizi" özlersiniz. Yani acı aynı kalır ama bahanesi seviye atlar. Bu geriye düşüş değildir; bugünkü olgunlaşmış halinizin, dünkü kadim boşlukla yeni bir dilde konuşma çabasıdır.


Peki bu dalga vurduğunda ne yapacağız?

Kendinize uyguladığınız duygusal mobbingi durdurun: Özlem yeniden yükseldiğinde "Ben hiç mi yol kat etmedim?" paniğini bir kenara bırakın. Bir çukurun kenarına gelip aşağı bakmak, tekrar dibe düştüğünüz anlamına gelmez. Sadece durmuş, derinliğini hatırlıyorsunuzdur.


Özlemin adresini doğru okuyun: İçiniz sıkıştığında kendinize dürüst bir soru sorun: "Şu an tam olarak kimi özlüyorum? Onu mu, yoksa onunlayken hissettiğim o güvenli ve hafif beni mi?" Özlemin nesnesini ayrıştırmak, sırtınızdaki yükün ağırlık merkezini değiştirir.


Yokluğa yeni bir oda kiralayın: Yas yok edilmesi gereken bir hastalık değil, hayatınıza taşınmış sessiz bir kiracıdır. Onu kapı dışarı etmeye çalışıp enerjinizi tüketmek yerine, bugünkü yetişkin bilincinizle misafir edin. Varlığını kabul edin, derin bir nefes alın ve hayatın akışına kaldığınız yerden devam edin.