Özgürlüğün Kökleri: Yalnızlık Çölünde Yeni Bir "Biz" Kurmak
Daldan kopan bir yaprak gibiyiz; rüzgâr önümüzde savrulurken özgür olduğumuzu sanıyoruz. Ne zaman ki rüzgâr diniyor, işte o an kökümüzden ne kadar uzaklaştığımızı, ne kadar savunmasız kaldığımızı acı bir şekilde fark ediyoruz. Mevlânî’nin bu derin metaforu, modern dünyanın en büyük yanılgısını gözler önüne seriyor: Bağsızlığı özgürlük sanmak.
Bugün insan, tarihsel ve geleneksel bağlarından kurtuldu; kabilelerin, baskıcı mahallelerin o boğucu sınırlarından nihayet azat oldu. Ancak Erich Fromm’un işaret ettiği gibi, dayanacak yeni ve anlamlı bir köprü kuramadığımız için bu büyük özgürlük, soğuk ve yankılı bir yalnızlığa dönüştü. İşlerin, ilişkilerin ve kimliklerin akışkanlaştığı Zygmunt Bauman çağında ise artık karşı kıyıya varmaktan vazgeçtik; sırf akıntıda boğulmamak, düşmemek için nefes nefese bir çaba harcıyoruz.
Peki, sistem bu boşluğu nasıl dolduruyor? Kapitalizm, yalnızlaşan insanı en kusursuz tüketicisine dönüştürüyor. Aidiyetin omuzlara yüklediği sorumluluğu taşımak istemediğimiz için, eksilen kimliğimizi satın alarak, boşluklarımızı anlık deneyimlerle, ritüel yerine rutin alışverişlerle kapatıyoruz. Topluluğun yerini takipçiler, anlamın yerini ise bitmek bilmeyen kişisel gelişim arayışları alıyor. Sabah uyanıp “Bugün kimim?” sorusuyla sarsılmamızın nedeni, her gün kendimizi sıfırdan üretmek zorunda bırakılmamız.
Çıkış Yolu: Tüketmekten Sorumluluğa Geçmek
Çözüm, eskinin o mahkum edici, baskıcı aile düzenine geri dönmek değil. Zaten o kapılar bir kez kapandı ve geriye dönülemez. Viktor Frankl’ın hatırlattığı gibi, hayatın anlamı hazır bir paket olarak önümüzde durmuyor; onu bir işe, bir insana ya da kendimizden büyük bir sorumluluğa bağlanarak biz inşa ediyoruz.
İnsan, sürekli "Hayat bana ne sunacak?" sorusunu sormaktan vazgeçip, "Ben bugün kimin sorumluluğunu taşıyacağım?" demeye başladığı an tüketicilikten çıkıp özneleşiyor. Özgürlük, hiç kimseye ihtiyaç duymamak değildir. Gerçek güç, birilerine bağlanabilmek ve yine de kendi benliğini koruyabilmektir.
Yeni Bir "Mahalle" Ahlakı Kurmak
Hayatımız karıştığında, iç sıkıntımızı yeni bir ürünle, sosyal medyada gezinerek ya da sonsuz bir arayışla bastırmaya çalışıyoruz. Oysa ihtiyacımız olan şey yeni bir bilgi değil; bir insanla kurulan sahici temas.
Kendi küçük "yeni mahallemizi" inşa etmenin vakti geldi. Bu mahalle aynı soyadını taşıyanlardan değil, birbirinin hayatında düzenli olarak var olan insanlardan oluşmalı.
Katılımın gönüllü olduğu,
Farklılıkların birer tehdit olarak görülmediği,
Sorumluluğun karşılıklı paylaşıldığı,
Sadece kriz anında değil, sıradan günlerde de omuz omuza durulan bir yapı...
Beş kişilik küçük bir çember kurun. Ayda iki kez, tüketim ya da kariyer derdi olmadan bir araya gelin ve birbirinize sorun: Bu ay seni ne zorladı? Şu an neye ihtiyacın var? Önümüzdeki aya kadar bu topluluğa ne sunabilirsin?
Mühür
İnsan, yalnız kaldığı için tüketmez sadece; ait olmadığı için de sürekli kendine yeni bir kimlik satın alır. Eski ailenin güvenini alıp baskısını geride bırakarak, modern bireyin özgürlüğünü alıp yalnızlığını reddederek yeni bir "biz" mümkündür.
Unutmayalım: Bizi kurtaracak olan daha fazla seçenek değil; özgürce seçtiğimiz birkaç insana, değere ve sorumluluğa olan sadakatimizdir.
Şimdi size sormak isterim: Bugün hayatınızda, karşılık beklemeden omzunuza yaslanabileceğiniz ya da yükünü paylaşabileceğiniz o "birkaç insan" kimlerden oluşuyor?